Yazdır
PDF

ERKEĞİN BAŞI AÇIK NAMAZ KILMASININ HÜKMÜ

( Bu makale, merhum allame  M.Zahid el-Kevseri’nin "كشف الرؤوس و لبس النعال فى الصلاة" isimli makalesinin ilgili bölümünün tercümesidir.)

Bu günlerde özürsüz olarak (erkeğin) başı açık namaz kılması ve na’lin (terlik veya ayakkabı) larla namaz kılmanın hükmünden çok sualler yapıldı. Zira bir takım insanlar zuhur etti ki onlara ma’rufu (iyiyi, doğruyu) inkâr etmek, münkeri de neşretmek lezzet veriyor!

Allah’ın (celle celalühü) evinde ona olan ibadetleri hususunda Müslümanlar arasında huzursuzluk ve kargaşa çıkarmakta gayret gösteren bu insanlar akılca en garip, en tuhaf insanlardan ve büyüğü küçük gösterme ve küçüğü de büyük göstermede Hâricilere en fazla benzeyenlerdendir. Onların ahvalini burada ortaya dökmeye gerek yok. İnsanlar onları Müslümanların davasını tefrikada gayret etmekle tanımış ve her yerde de davetlerini reddetmişlerdir.

Ben burada Allah’ın (celle celalühü) tevfiki ile iki meseleden bahsetmeye çalışacağım;

Özürsüz olarak başı açık namaz kılanın namazına gelince; namazı sahihtir, namazın şartlarını ve rukünlerini müstecmi’ olduktan sonra. (şartlarını ve rukünlerini yerine getirdikten sonra) Lakin bu namaz, Efendimiz (sallelahü aleyhi ve selem) den bu güne kadar gelen sünnetin ve asırlarca her Müslüman memleketlerde uygulanan amelin hilafına bir namaz olduğu gibi ehli kitaba da benzeme olur.  Zira onlar başları açık kılarlar.Aynı zamanda bu namaz, Müslümanların her mescide girdiklerinde takınmakla emrolundukları “zinet” i terk etmek olur.

Beyhaki, es-Sünenü’l-Kübra’sında (2/236) ( Enes ibn-i İyad-Musa ibn-i Ukbe- Nafi’- Abdullah) yoluyla rivayet etmiştir ki, Efendimiz (sallelahu aleyhi ve selem) şöyle buyurdular: “Sizden biriniz namaz kılacağı zaman iki elbisesini giysin. Zira Allah (celle celalühü) kendisi için süslenilmeye en layık olandır. Eğer iki elbisesi yoksa beline izar (peştamal) bağlasın. Yahudiler gibi (her tarafını örtecek ve kibir vesilesi olacak şekilde tek bir örtüyle ) örtünmesin. ( yani elinde sadece tek bir parça elbise varsa onu izar (beline peştamal) olarak bağlasın.)

Ve yine Beyhakî  (Abbas ed-Devrî-saîd ibn-i Amir ed-Dab’i-Saîd ibn-i ebi  Azube-Eyyup-Nafi’) yoluyla rivayet  etmiştir, Nafi’ ded ki; “İbn-i Ömer (radıyellahü anh) beni tek bir elbiseyle namaz kılarken gördü ve bana; ‘Seni giydirmedim mi?’ dedi. Ben de ‘evet’ dedim. Bana, ‘seni böyle bir yere göndersem gider misin?’ diye sordu. Ben de ‘hayır’ dedim. Bunun üzerine bana, ‘öyleyse Allah (celle celalühu) kendisi için süslenilmeye en layık olandır.’ Buyurdu.” (yine Beyhaki bu olayı başka bir yolla daha rivayet ediyor.)

İşte Fukahanın, kişinin hürmet ettiği, saygı gösterdiği kimselerin yanına gidemeyeceği vaziyette namaz kılmasının/yüce mevlanın huzuruna varmasının kerahatini söylemelerindeki mesnetleri, dayanakları bu(ve bunun gibi rivayetler) dir. Şüphesiz –seleften halefe- asırlardır Müslümanların âdetinde kişi, hürmet ettiği saygı duyduğu kimsenin yanına baş açık çıkmazdı. Dolaysıyla öylece baş açık namaz kılması, Mevla’nın huzuruna çıkması da mekruhtur.

Maverdi demiştir ki; (“Ey âdemoğulları! Her (namaz için)mescide gidişinizde( ya da “her secde vaktinizde”) zinetlerinizi alın! -A’raf/31- ayeti kerimesindeki) zineti almak/takınmak; en güzel elbiselerle tezeyyün etmektir.

Ebu Hayyan da şöyle demiştir; (ayeti kerimeden) zahir olan şudur ki zinet, namaz esnasında tezeyyün edinilen/ kendisiyle süslenilen şeydir. Dolaysıyla avreti örten şeyler bu ayetin şumulüne girmez. Zira setr-i avret mutlak manada me’murun bihtir. (emrolunmuştur.)                                             Bu gerçekten önemli bir ifadedir. Buna göre (ayet-i kerimedeki) zinetin başı örtmeye şamil olması asla şüphe edilecek bir şey değildir. İslamın başlangcından bu güne kadar da böylece amel edilmiştir. Hiç kimse, hiçbir zaman ve mekânda, Müslümanların saflarının namazlarda baş açık olarak toplandığını (bu güne kadar) görmemiştir.  Bunu inkâr eden mükabirdir. (inadına ve körü körüne çekişme yapmış olur.)

Öyleyse, namazda erkeğin başını örtmesini “zinet” kapsamından çıkarmaya çalışmak; bunu hiçbir delil desteklemez!. Bilakis bu, hiçbir delil ve dayanak olmaksızın kendi heva ve arzusuna göre hüküm vermek olur.

Bu ayet-i kerimenin, sebeb-i nüzülü olan –Kabeyi bütün elbiselerinden soyulmuş çıplak bir şekilde tavaf eden ehl-i cahiliyyeyi menetme- ye mahsus olduğunu tevehhüm etmek, istinbat ehli (müctehidlerin) العبرة بشمول اللفظ لا بخصوص السبب“itibar sebebin hususi olmasına değil, lafzın şumullü/umumi olmasınadır.”Şeklindeki temel metodlarından, usullerinden uzaklaşmak olur. Bundan dolayı bütün mezhep ehlinin namazda takke, rida, izar (alt ve üst elbisesi) giymenin müstehap olduğuna icma’ ettiğini görürsün. Nitekim Şerhu’l-Münye (349), Mecmuunnevevi (3/173) ve diğer birçok kitapta bu böyledir.

Muhaddis Seyyit Muhammed ibn-i Cafer el-Kettani (rahimehullah) “ed-Di’ame” de Efendimiz (sallellahu aleyhi ve selem) in (bazen) sarıklı, (bazen) sarıksız (ama) daima takkeli olduğuna delalet eden hadisi şerifleri ve ulemanın bu husustaki sözlerini iyice araştırıp zikretmiştir. Dileyen Oraya müracaat etsin.

“Efendimiz (sallellahu aleyhi ve selem)’in bazen namaz kılarken takkesini çıkardığı ve önüne sütre yaptığı” rivayetine gelince, -Şerhu’ş-Şemail ve diğerlerinde olduğu gibi- bu rivayet zayıftır; kendisine itimat edilemez. Muteber hadis kaynaklarında da bunun hiçbir bahsi geçmemektedir. Dolaysıyla başı örtme hususundaki mütevatir sünnete, mütevaris amele karşı koyması mümkün değildir.                                                                                                                                                           Evet, Hz. Ömer (radıyellahu anh) cariyelerin başlarını kapatmalarını yasaklıyordu.[1]Belki de bu başlarını açanlar kendilerini cariye zannediyorlar veya onlara benzemeyi seviyorlar! Bizim nazarımızda ise bu, erkeklerin şanından değildir. Erkeklerin şanı başlarını örtmededir.

Her kim başı örtme hususundaki sünnet ve ameli mütevariseyi hafife alırsa ve namazlarında Hıristiyanların ve cariyelerin haline benzemekten üzüntü duymazsa bu adam sağlam niyetli olamaz! İsyan ve fitneden başka bir şey de elde etmiş olmaz.

Hacca gelince, hac; hususi bir zamanda hususi bir mekânda hususi bir şekilde yapılan bir ibadettir. Dolaysıyla başı açma hususunda hiçbir şey onun üzerine kıyas yapılamaz.

‘Şerh-u Münyeti’l-Musalli’de (348) şöyle geçer; “Kişinin –başını örtmekten ağırlanması ve namazda onu mühim bir iş olarak görmemesi suretiyle-  tembellikten dolayı baş açık namaz kılması mekruhtur. Ancak tezellül (kendini Allah (celle celalühu) katında zelil görme) ve huşu’ için terk etmesinde bir beis yoktur.” Buradaki ‘bir beis yoktur’ sözü, evla olanın yine böyle yapmamak olduğuna, tezellül ve huşuyu kalbiyle yapmasının daha uygun olacağına delalet ediyor. Zira bu ikisi kalbe ait fiillerdendir.

Diğer mezheplerde de hüküm böyledir.                                                                                                    Bir de buna ‘namazda başı açmanın bugünün bidatçılarından bir taifenin şiarı haline geldiğini’ de ekle! Öyleyse onlara benzemekten de uzak durmak için bu işi tamamen terk etmek gerekir.

 Hâsılı, Efendimiz (sallellahu aleyhi ve selem) den özürsüz bir şekilde başı açık namaz kıldığına dair bir haber sabit olmamıştır ki, baş açık namaz kılma hususunda ona iktida etmiş olalım. Geride de Hıristiyanların âdetinin namazda başlarını açmak olduğu geçmişti. Hatta onlar her hürmet gösterilen yerde başlarını açarlar.

Erkeğin başını açmasıyla ilgili çok ilginç haberlerdendir; Ruslar yarım asır devam eden bir harpten sonra H.1280 yılında Kafkasya’yı istila edince, Rus hâkimleri orada Müslümanlara, Hâkimlerin yanına çıktıkları zamanda başlarını açmalarını zorunlu kıldı. Ancak kalbi İslam izzetiyle dolu Rabbanî bir âlim bu baskı ve zorlamayı reddetti ve oranın genel hâkimine şöyle dedi; “siz dinî işlerimize müdahalede bulunmayacağınıza dair bize söz verdiniz. Müslümanların hâkimlerin huzuruna çıktıkları zamanda başlarını açmaları İslam Dininde mahzurludur. Şimdi böyle bir işe nasıl teşebbüs ediyorsunuz?!”  bunun üzerine Hakim de ona, “Yakında sizin alimlerinizi bir mecliste toplayacağım ve senin görüşünün onların görüşüne uyup uymadığını öğreneceğim.” Dedi ve böylece yaptı. Fakat oraya çağrılan âlimler lafı geveliyor, birbirinden ayrı şeyler söylüyor, bu rabbani âlim ise sözünde ısrar ediyordu. Bunun üzerine hâkim bu âlime, “bu görüşündeki gerekçeni yaz, ben de onu İslam Âlemi’nin Reisi Â’la’sına arz edeyim. Eğer o, senin görüşüne muvafakat ederse, bu görüşte tek kalmana rağmen beldenizdeki Müslümanları bu ilzam ve zorlamadan muaf tutup bu hükmü kaldıracağım. Eğer böyle olmazsa ısrarının akıbetine katlanırsın!”  dedi. Bu Âlim de “dediğin gibi olsun” diyerek şu manada bir yazı yazdı:                      “Müslümanlar takkelerini mescide girdikleri zamanda ve Allah (celle celalühu) için namaz kılacakları zamanda çıkarmazlar. Eğer sizin yanınıza girdikleri zamanda çıkaracak olsalar, o zaman sizi Allah (celle celalühu) dan daha yüce tutumuş ve saygı göstermiş olurlar ki bu da İslam dininde asla caiz değildir!”                                                                                                                             Hâkim de bunu Ulemanın Reisi’ne gönderdi. Gelen cevap gayret-i İslamiyye’ye sahip bu Âlim’in görüşüne muvafık olunca, o beldedeki Müslümanlar bu ilzamdan kurtulmuş oldu.

İşte izzet ve hamiyet böyle olur!

Dinlerin tevhidini (temelde aynı olduğunu) iddia edip onları aynı menzilde, aynı konumda gören ve aralarında bir fark olmadığını savunanların aksine Ehl-i Kitaba benzemekten uzak durmak böyle olur!



[1]
Nasbu’rraye, ez-Zeylai

Kimler Sitede

Şu anda 655 konuk çevrimiçi
Bugün301
Dün287
Hafta939
Ay6705
Hepsi189300

(C) Fliesenstadt
Üyeler : 211
İçerik : 224
Web Bağlantıları : 8
İçerik Tıklama Görünümü : 4997914
casus telefon